TÜRKİYE'DE EROZYON

Aşınıp Taşınıyoruz. . .

Türkiye’de Erozyon. . .

Yılda beş yüz milyon ton toprağımız aşınıp taşınıyor. (500.000.000 ton/yıl). Her yıl kaybedildiği düşünülen bu kadar toprakla Kıbrıs Adası’nın 5 cm. kalınlığında bir toprak katmanıyla örtebilir ya da Ekvator enleminde dünyanın çevresini 6 kez sarabilecek bir yük trenini veya 20 milyon kamyonu doldurabiliriz ama 1 cm kalınlığındaki toprağı 200-300 yıldan önce elde edemeyiz. Ülkemizde 1930’lu yıllardan beri bilinen, 1937’de çıkarılan yasalarla da ilk önlemlerin alınmaya çalışıldığı toprak erozyonunun, bugün ülkemiz yüzölçümünün %90’ında etkili olduğu göz önüne alındığında, yukarda verdiğim örneklendirmelerin, sorunun boyutlarının kavranması için gerekli olduğu anlaşılacaktır. Ulus olarak uğrunda büyük savaşlar verdiğimiz bu toprakların korunması için gösterilen dikkat ve duyarlılığın sadece askeri/siyasi alanda değil başta toprak erozyonu olmak üzere daha birçok olumsuz etkene karşı da gösterilmesi gerekmektedir. Aksi halde, yaklaşık elli yıl sonra çöl olacağı hesaplanan ülkemizin büyük ekonomik ve gıda sorunlarıyla karşı karşıya kalması kaçınılmaz olacaktır. Bu konuda birkaç gönüllü kuruluş ve meslek odası dışında yapılan çalışmalar sorunu tanımlayıp alınması gereken önlemleri sıralamaktan öteye geçemiyor, her şeye rağmen yapılabilenler ise yetersiz kalıyor. 25-27 Nisan 1937’de ilki düzenlenen Erozyon ve Sedimantasyon sempozyumuna sunulan çalışmalarla, bugünküler arasında büyük bir fark olmayışı da durumu açıkça ortaya koyuyor.

Fiziksel, kimyasal ve biyolojik etkilerle yeryüzünde bulunan kayaçların ve organik malzemenin bozunup parçalanması ve ufalanması sonucu oluşan toprak, yerkabuğunu ince bir tabaka halinde kaplar. Erozyon ise yerbilimlerindeki anlamıyla, bu malzemenin akarsu, çığ, rüzgâr gibi etkenlerle aşınması ve yer değiştirmesi olarak tanımlanabilir. Erozyon etkenlerinin bu işi nasıl başardıklarını söylemek gerekirse; eğimli, tamamen ve kısmen bitki örtüsünden yoksun alanlara düşen yağmur sularının bir bölümü toprak tarafından emilirken, bir bölümü de yüzeysel olarak akar. Suyun bu yüzey akışı, toprağın durağan ve sıkılanmış halini bozmakla kalmaz, taşınmasına da neden olur. Diğer taraftan toprak içine süzülen su özellikle bol yağışlı bölgelerde, bitkiler için önemli olan elementlerin de, toprak profilinin alt katlarına inmesine hatta yer altı suyuna karışıp uzaklaşmasına neden olur. Erozyonun bir türü olarak tanımlanabilecek yüzey erozyonunda başrolü; yeryüzüne büyük bir hızla çarparak toprak tanelerinin kopmasına ve havalanmasını sağlayan yağmur damlaları almaktadır. Yüzey erozyonundan etkilenen alanların açık renkte gözlenmesi, toprağın verimli katmanının ortadan kalktığını göstermektedir. Yüzey erozyonunun ilerlemiş türlerini oluşturan oyuntu erozyonları ise, yüzey sularının küçük derecikler halinde yamaçlardan akmaları halinde gelişir. Bu dereciklerin çeşitli yarıklar oluşturarak birleşmeleri ve büyümeleri, yüzey sularının yamacın alt kısımlarına doğru, daha fazla oyma gücüne sahip olmalarını sağlar. Bu durum yamacın aşağıdan yukarıya doğru oyulmasıyla sonuçlanır (tırmanan erozyon). Bitki örtüsünden yoksun düz ve geniş alanlarda saatteki hızı 7,2 km. olan esintiler bile rüzgâr erozyonunu oluşturabilir. Toprağın gevşek yapıda kuru ve ince taneli olması, bu tür oluşumun etkenleri arasında sıralanabilirken, tamamen bu şekilde, toprak kütlelerinin toz halinde kıtalar arasında taşındığı da verilebilecek örnekler arasında. Çığ oluşumlarını sağlayan büyük kar kütlelerinin hareketi de, bir bölüm toprağın aşınıp taşınmasına sebep olur. Havaların ısınmasıyla kar kütlelerinden bağımsız hale gelen toprak, eriyen kar sularıyla da uzun mesafeler boyunca da taşınabilir. Bu tür toprak erozyonunun da bitki örtüsünden yoksun yamaçlarda çok daha sık ve kolay oluşur. Erozyon etkisindeki alanların, toprak elemanlarının birbirine tutunmasını sağlayan kil minerallerince fakir olması da erozyonu sonuçlayan bu etkenleri şiddetlendirir.

Doğal dengenin kurulmasını ve korunmasını sağlayan toprak erozyonunu sıra dışı yapan etken; pek çok doğal dengede gözlendiği gibi, biz insanlardan başkası olmuyor. Bu noktada bir yol ayrımıyla da karşı karşıya kalıyoruz. Doğal toprak erozyonu ve insan etkisiyle hızlandırılmış toprak erozyonu (antropojen toprak erozyonu). Erozyon bu şekilde ayrılmasına rağmen yakın bir geçmişe kadar ayrı değerlendirilememesi, dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi ülkemizde de verimli toprakların yoksullaşmasına, büyük bir bölümünün de kullanılmaz hale gelmesine neden olmuştur. Sorunun insan etkisiyle ortaya çıkan sosyoekonomik ve sosyokültürel arasında, dağınık ve düzensiz yerleşmeye bağlı olarak gelişen yanlış arazi kullanımı başta yer alıyor. Kırsal kesimde yaşayan, tarım ve hayvancılıkla uğraşan insanların bu amaçlar için kullandıkları alanları gelişigüzel seçmeleri; toprağın özelliklerine göre sekiz sınıfa ayrılan arazi gruplarının birçoğunun ve değişik iklimlerin bir arada bulunduğu coğrafyamızın tarım ve hayvancılık bakımından verimli kullanılmaması sonucunu doğuruyor. Bu sekiz sınıf arasında; tarımsal sürüme uygun olan ilk dört sınıfın ülkemizdeki oranı %34.1, tarımsal sürüme uygun olmayan 5. 6. ve 7. Sınıfların oranı %60 iken tarıma uygun olmayan 8. Sınıf ise %5.9 oranındadır. Bu rakamlardan da kolayca anlaşılacağı gibi, tarımsal sürüme uygun alanların azlığı, kırsal kesimde yaşayan ve ekonomik olarak toprağa bağımlı insanları tarımsal sürüme uygun olmayan veya bitki örtüsü altında bulunması gereken alanlarda tarım yapmaya zorluyor; bu tür alanlarda uygulanması gereken tarımsal yöntemlerin bilinmeyişi de toprak erozyonunun gelişip ilerlemesini kaçınılmaz hale getiriyor. Bu olumsuz durumun nedenleri arasına; her türlü tarımsal etkinliğe uygun, verimli, düz ovalar üzerinde, karlılık ilkesi göz ününe alınarak inşa edilen endüstriyel dolayısıyla yamaçlara itilen tarımsal etkinliği; sonuçları arasına da toplu insan göçlerini eklemek gerekir.

Erozyon Problemi Olan Bölgeler

              Toplam Alan (ha)       Alan(ha)       Oran

Akdeniz                   5.815.164        4.541.879         78.1

 

Doğu Anadolu           9.643.004       7.779.301          82.2

 

Ege                        5.891.099        5.254.483           89.2

 

G. Doğu Anadolu      3.900.684       3.729.937           95.6

 

İç Anadolu              9.424.019       8.452.878            89.7

 

Karadeniz               8.365.131       8.195.875            98.0

 

Marmara                3.831.533       3.470.833              90.6

 

Türkiye Geneli 46.690.644   41.425.186   88.7

 

Tablo: Türkiye’de işlemeli tarıma uygun olmayan ve erozyon problemi olan arazilerin alan ve oranının bölgelere göre dağılımı

                  

Bu bir yana, tarımsal sürüme uygun alanların bile bilgi ve eğitim eksikliğinden ötürü yeterince verimli kullanılamaması sonucu ortaya çıkan erozyon sorununun çözümüne yönelik olarak benimsenen yöntemde, birim alandaki verimi artırmak yerine tarımsal alanın genişletilmesi yönünde olunca, özetle tarımsal etkinliğe (sürüme) uygun olmayan alanların, meraların ve ormanların tarımsal alanlar gibi kullanılmasıyla sonuçlanıyor. Bu durum, bitki örtüsünün ortadan kalkmasının dolayısıyla erozyonun etkisinde kalan alanların daha da artmasının başlıca nedenleri arasında yer alıyor. Normal şartlarda bir büyükbaş hayvana üç hektar otlak alan düşmesi gerekirken, bu tür alanların tarımsal ve endüstriyel amaçlı kullanılmasından ötürü, bugün ülkemizde üç büyükbaş hayvana bir hektar otlak alan düşmekte, ormanlar da otlak alanlar gibi kullanılarak tahrip edilmektedir. Bunun sonucu; verimsiz tarım, sağlıksız hayvancılık, yok olan ormanlar ve çöl olan Türkiye meydana gelmektedir. Erozyonun gelişimini olumsuz yönde etkileyen bitki örtüsünün ve özellikle ormanların bozulmasına yönelik eylemlere, bilinçli ya da kaza sonucu çıkan yangınlar ve kaçak ağaç kesimleri de eklenince durum endişe verici boyutlara ulaşıyor. İnsanın doğal bitki örtüsü üzerindeki olumsuz etkisinin, bitki örtüsünün doğrudan etkilediği iklim koşullarında meydana getireceği değişiklikleri de göz ardı etmemek gerekir. Bu etkiler dikkate alındığında, nehirlerimizin rejimleri de düzensiz hale gelmektedir. Yaz aylarında çok düşük bir debi ile aktığı halde, bahar aylarında eriyen karlar, yağışlar ve bitki örtüsünün azlığı nedeniyle kapasitenin üzerinde su taşıyan nehirlerin, tarıma elverişli alanlar olmak üzere yol, köprü, baraj gibi yapıların da sular altında kalmasına, seller ve taşkınlardan zarar görmesine, daha da önemlisi erozyona neden olduklarını unutmamak gerekir.

Erozyonun engellenmesinde en önemli unsurlardan biri olarak nitelenen ormanların özellikle geçmişte Anadolu’nun %72’sini kaplayan ormanların günümüze ancak üçte birinin kalabildiğini, bugün çok küçük orman kalıntılarına rastlanan Hakkâri, Van ve çevrelerinde de oldukça sık ormanların bulunduğunu ve orman sınırının Nusaybin’e kadar indiğini, MÖ. 700 yıllarında Güney Doğu Anadolu’dan Basra körfezine kadar uzanan Asur uygarlığına ait kalıntılardan öğrenebiliyoruz. Ekonomik, politik ve sosyal alanda çok büyük sorunları da beraberinde getirmesine rağmen, bu önemli sorunun çözümünde ülkemizde, bu konuda çalışmalarını sürdüren araştırmacıların çözüm önerileri şöyle özetlenebilir:

Ülkemize ait toprak haritalarının yenilenmesi, tarımsal sürüme uygun I. II. VE III. Sınıf arazilerin tarım dışı kullanımının ve tarımsal sürüme uygun olmayan alanlarda yapılan tarımın önlenmesi, orman alanlarının korunması; hayvancılık için önemli olan meraların dikkatli kullanımının sağlanması ve sürekli gözetim altında bulundurulmaları; medeni kanunun miras ile ilgili bölümlerinde gerekli değişikliklerin yapılarak, tarımsal alanların küçük parçalara bölünmesinin önlenmesi; orman ve orman altı örtüsünün korunmasına yönelik olarak orman köylüsünün geçiminin ormandan bağımsız küçük işletmelerle (el sanatları, arıcılık vb.) sağlanması ve bilinçlendirilmesi; üreticilerin erozyon konusunda bilinçlendirilmesi için gerekli eğitim çalışmalarının çok büyük çapta ve ciddi olarak yapılması, işin bilimsel yanı da göz ardı edilmeden bu konuda çalışan üniversite ve araştırma kuruluşlarının desteklenmesi, günümüzde her alanda etkili olan iletişim araçlarının da sorunun sadece tarım ve hayvancılığı ilgilendirmediğinin, bu ülkede yaşayan herkesin sorunu olduğunun anlatılması ve vurgulanması için elden geldiğince etkin kullanılması. Yapılması gereken bütün bu çalışmalar, bu konuda en büyük çabayı gösteren gönüllü kuruluşlar ve meslek odaları bir yana ülke yönetiminin bile tek başına altından kalkamayacağı ağır bir iştir. 12 Ekim 1992’de Hayrettin Karaca önderliğinde kurulan, açık adı Türkiye Erozyonla Mücadele Ağaçlandırma ve Doğal varlıkları Koruma Vakfı olan TEMA VAKFI’nın çalışmaları, birey olarak da erozyonla mücadelede çok şeyin yapılabileceğine en iyi örnektir. Uzaydan algılama metoduyla Türkiye’nin erozyon haritası, mera ıslah, model ağaçlandırma gibi pilot proje uygulamalarına başlayan; erozyon tehlikesine dikkat çekmek için, konserler, seminerler düzenlen TEMA vakfı, 34 gönüllü temsilciliği, 3500 gönüllü üyesi ve 54 uzmandan oluşan teknik danışma kuruluyla gerekli kamuoyunun oluşması için büyük çaba göstermektedir.

Yakında ne ekip biçebileceğimiz, ne de korumaya çalışacağımız bir avuç toprağımızın kalmayabileceği göz önüne alındığında; bu ülkede yaşayan insanlar olarak bizlerin, bu önemli konuda, payımıza düşen sorumluluğun bilincinde olmamız ve geciken görevlerimizi bir an önce yerine getirmemiz gerekiyor.               

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !